Terekenin tespiti davası, en temel tanımıyla, mirasbırakanın ölümü anındaki malvarlığı unsurlarının belirlenmesi, korunması ve hak sahiplerine intikalinin sağlanması amacıyla başvurulan bir koruma önlemidir. Bir kimsenin vefatı ile birlikte, sahip olduğu tüm haklar, borçlar, alacaklar ve taşınır ile taşınmaz mallar bir bütün halinde mirasçılarına geçer. Ancak bu geçişin sağlıklı olabilmesi için öncelikle ortada ne kadarlık bir malvarlığı olduğunun hukuken, resmi merciler aracılığıyla saptanması gerekir. Mirasbırakanın aktifleri olarak adlandırdığımız gelirleri, paraları, mülkleri ile pasifleri olarak adlandırdığımız borçları ve yükümlülüklerinin net bir fotoğrafının çekilmesi işlemi, bu dava aracılığıyla gerçekleştirilir.
Yargıtay kararlarında bu davanın niteliği şu şekilde belirlenmiştir ki bu belirleme uygulamadaki birçok kavram karmaşasını da ortadan kaldırmaktadır; bu dava, Türk Medeni Kanunu‘nun 589. ve devamı maddelerinde düzenlenen, ölüm tarihi itibarıyla terekeyi oluşturan unsurları belirlemeye ve olası ihtilaflarda başvuru kaynağı oluşturmaya yönelik bir tedbirdir. Bu tedbir niteliği, davanın doğasını bütünüyle şekillendirir. Çoğu zaman mirasçılar, bu davayı açtıklarında mahkemenin malları aralarında paylaştıracağını veya kimin haklı kimin haksız olduğuna karar vereceğini düşünmektedir. Oysa hukuki gerçeklik bundan oldukça farklıdır. Tereke tespiti davaları bir delil tespiti niteliğindedir; bir istihkak davası değildir. İstihkak davası, mülkiyet çekişmesini çözen, kimin malik olduğunu kesin olarak hükme bağlayan eda davalarıdır. Hâlbuki terekenin tespiti sürecinde mahkeme, malın kime ait olduğu konusundaki derin hukuki tartışmalara girmez, sadece ölüm anında o malın müteveffanın zilyetliğinde veya kayıtlarında olup olmadığını tespit eder. Bu sebeple, bu davada mülkiyet aidiyeti konusunda nihai hüküm kurulamaz. Yüksek mahkemenin yerleşik içtihatları, bu sınırın aşılmasını kesin bir bozma sebebi olarak kabul etmektedir.
Terekenin Tespiti ile Diğer Miras Hukuku Kurumlarının Farkları
Miras hukuku, birbirine benzeyen ancak hukuki sonuçları itibarıyla birbirinden tamamen ayrılan birçok kurumu bünyesinde barındırır. Terekenin tespiti talebi, mirası kabul veya redde esas teşkil eden resmi defter tutma ile karıştırılmamalıdır. Resmi defter tutma kurumu, Türk Medeni Kanunu‘nun 619. maddesinde düzenlenmiş olup, mirasçıların mirası kabul edip etmeme konusunda karar verebilmeleri için, devlet gözetiminde aktif ve pasiflerin yazılması işlemidir. Bu işlem sonucunda mirasçı, sadece deftere yazılan borçlardan sorumlu olmayı kabul edebilir. Oysa bizim incelediğimiz tereke tespiti, TMK 590 kapsamında koruma amaçlı defter tutmayı içerir. Burada amaç mirasın reddine bir zemin hazırlamak değil, malların kaçırılmasını, kaybolmasını önlemek ve mevcut durumu kayıt altına almaktır.
Bir diğer hayati fark ise mirasın paylaştırılması konusundadır. Terekenin tespiti davası sonucunda tereke mallarının paylaştırılmasına veya bedellerinin mirasçılara ödenmesine karar verilemez. Terekenin tespiti süreci, bir miras taksimi (paylaştırma) veya ortaklığın giderilmesi (izale-i şüyu) davası değildir. Mahkemenin görevi fotoğrafı çekmek ve koruma önlemi almaktır; bu fotoğraftaki unsurları mirasçıların yasal paylarına göre dağıtmak ayrı bir davanın veya mirasçılar arası sözleşmenin konusudur. Mahkemece tasfiye sonucu doğuracak şekilde hüküm kurulması bozma sebebidir. Eğer sulh hukuk hâkimi, tespit işlemini aşıp da bankadaki parayı mirasçılık belgesindeki paylara göre mirasçıların hesaplarına havale ederse, bu durum açık bir usul ihlali olacak ve üst mahkemece iptal edilecektir.
Terekenin Tespiti Davalarında Görevli ve Yetkili Mahkeme Kuralları
Hukuk muhakemesi sistemimizde, bir davanın doğru mahkemede açılması, esasa girilmeden önce incelenen ilk ve en kritik şarttır. Yanlış mahkemeye yapılan bir başvuru, aylar sürecek zaman kayıplarına ve ciddi hak mağduriyetlerine sebebiyet verebilir. Mevzuat ve yargı kararları uyarınca, terekenin tespiti davalarında görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi, yetkili mahkeme ise mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesidir. Örneğin, İzmir’de ikamet eden ve burada vefat eden bir vatandaşımızın terekesinin tespiti için İzmir Sulh Hukuk Mahkemelerine başvurulması yasal bir zorunluluktur. Görevli mahkemenin Sulh Hukuk olması, bu işin çekişmesiz yargı kapsamında değerlendirilmesinin ve nispeten daha hızlı, basit yargılama usulüyle çözülmesinin bir yansımasıdır.
Yetkili mahkemenin belirlenmesinde “son yerleşim yeri” kavramı kilit rol oynamaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 19. maddesi uyarınca yerleşim yeri, bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerdir. Günümüzde Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (MERNİS) kayıtları çoğu zaman ilk başvuru kaynağı olsa da, gerçek hayattaki durum her zaman resmi kayıtlarla örtüşmeyebilir. Bir kişi MERNİS sisteminde farklı bir ilde görünüyor olmasına rağmen, fiilen yıllardır başka bir şehirde, örneğin İzmir’de yaşıyor, işini burada yürütüyor ve sosyal hayatını burada sürdürüyor olabilir. Bu gibi ihtilaflı durumlarda Yargıtay, nüfus kayıtlarındaki adres ile fiili ikametgahın farklı olması durumunda, kolluk araştırması ile tespit edilen fiili ikametgahın esas alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, adaletin kâğıt üzerindeki şekli kayıtlara değil, maddi gerçeğe dayanması gerektiği ilkesinin somut bir tezahürüdür.
Yerleşim yeri kavramıyla ilgili uygulamada en çok karşılaştığımız bir diğer sorun da yaşlılık veya hastalık sebebiyle kurumlarda kalan müteveffaların durumudur. Bakımevi, huzurevi veya hastane gibi yerlerde bulunma, TMK md. 22 gereği yeni bir yerleşim yeri edinme sonucunu doğurmaz. Bu durumda asıl yerleşim yeri yetkilidir. Yani bir kişi tedavi görmek amacıyla İzmir’deki bir hastaneye yatırılmış ve aylar sonra burada vefat etmişse, asıl yerleşim yeri Manisa ise, yetkili mahkeme Manisa Sulh Hukuk Mahkemesi olmaya devam edecektir. Ancak kanun koyucu, ani ölümlerde acil müdahale gereksinimini de göz ardı etmemiştir. Mirasbırakan yerleşim yerinden başka bir yerde ölmüşse, ölüm yerindeki sulh hâkimi acil koruma önlemlerini alır ve dosyayı asıl yerleşim yeri mahkemesine gönderir. Ölüm yeri mahkemesinin yetkisizlik kararı verip dosyayı göndermeden önce, o yerde bulunan mallar için gerekli koruma tedbirlerini alması zorunludur. Bu hüküm sayesinde, cenazenin bulunduğu yerdeki taşınır malların, kıymetli evrakların veya nakit paranın yetkisizlik kararı süreci beklenirken kaybolmasının veya çalınmasının önüne geçilmiş olur.
Başvuru Süresi ve Hak Düşürücü Süre Yanılgısı Üzerine İnceleme
Hukukta süreler, hakların kazanılması veya kaybedilmesi noktasında keskin kılıçlar gibidir. Terekenin tespiti sürecinde de kanunda zikredilen bazı süreler, mirasçılar arasında “acaba hakkımı kaybettim mi” endişesine neden olmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 590. maddesinin 3. fıkrasında yer alan bir aylık süre kavramı, tam da bu endişenin kaynağıdır. Ancak yüksek mahkeme içtihatları bu konuya derin bir aydınlık getirmektedir. TMK’nın 590/3. maddesinde belirtilen bir aylık süre, mirasçılar veya ilgililer için bir hak düşürücü süre değildir. Hak düşürücü süre, kanunun öngördüğü zaman dilimi içinde hakkın kullanılmaması halinde, o hakkın tamamen ortadan kalktığı sürelerdir. Terekenin tespitinde ise durum bundan çok farklıdır. Bu süre düzenleyici nitelikte olup, hâkime yönelik bir ay içinde yapılan başvuruları kabul etme zorunluluğu getirir. Yani kanun koyucu hâkime, “eğer vefat tarihinden itibaren bir ay içinde sana terekenin tespiti talebiyle gelirlerse, şartları incelemeden, takdir yetkini kullanmadan bu talebi derhal kabul et ve işlemlere başla” emrini vermektedir.
Peki, ölümün üzerinden bir ay geçtikten sonra mirasçılar terekenin tespitini isteyemeyecek midir? Hukuki pratiğimizde sıklıkla karşılaştığımız üzere, mirasçılar bazen vefatın üzerinden aylar, hatta yıllar geçtikten sonra gizlenmiş bir malvarlığından veya hesaptan haberdar olabilmektedir. Yargıtay bu noktada mirasçıların mağduriyetini önleyen kesin bir duruş sergiler: Koruma önlemi olarak terekenin tespiti, önlem yararsız hale gelmedikçe veya tereke paylaşılmadığı sürece her zaman istenebilir. Mahkemelerin bir aylık sürenin geçtiği gerekçesiyle davayı reddetmesi Yargıtay tarafından bozma sebebi sayılmıştır. Dolayısıyla, miras davası süreçlerinde süre yönünden panik yapılmamalı, ancak delillerin kaybolmaması, bankalardaki kayıtların, tapudaki işlemlerin sağlıklı incelenebilmesi adına gecikmeksizin uzman bir miras avukatından hukuki destek alınmalıdır.
Yargılama Usulü, Araştırma Kapsamı ve Hâkimin Re’sen İnceleme Yükümlülüğü
Medeni yargılama hukukumuzda kural olarak “taraflarca getirilme ilkesi” geçerlidir; yani hâkim, tarafların önüne getirdiği deliller ve iddialarla bağlıdır, kendiliğinden gidip delil toplayamaz. Ancak terekenin tespiti davası, doğası gereği bu genel kuralın en büyük istisnalarından biridir. Mahkeme, terekenin tespiti davalarında Re’sen Araştırma İlkesi gereği aktif bir rol oynamalıdır. Re’sen araştırma, hâkimin tarafların talepleriyle bağlı kalmaksızın, maddi gerçeği ortaya çıkarmak için kendiliğinden gerekli tüm araştırmaları yapması, kurumlara yazılar yazması ve delilleri bizzat toplaması anlamına gelir. Sadece tarafların beyanlarıyla yetinilemez. Bir mirasçı “babamın sadece şu bankada hesabı var” dese bile, hâkim diğer ihtimalleri de göz önünde bulundurmak zorundadır.
Bu kapsamda hâkimin hangi kurumlarla iletişime geçeceği içtihatlarla belirlenmiştir. Mahkeme kendiliğinden; tüm bankalar, Tapu Müdürlükleri, Trafik Tescil Müdürlükleri, Ticaret Sicil Müdürlükleri ve ilgili kolluk birimlerine yazı yazarak tereke mevcudunu tespit etmelidir. Türkiye Bankalar Birliği’ne yazılacak bir müzekkere ile müteveffanın ülkedeki tüm bankalardaki mevduat hesapları, kiralık kasaları, kredi borçları ortaya çıkarılır. TAKBİS (Tapu ve Kadastro Bilgi Sistemi) üzerinden ülke genelindeki tüm aktif ve pasif tapu kayıtları incelenir. Emniyet Genel Müdürlüğü kanalıyla kayıtlı araçları, Ticaret Bakanlığı veri tabanlarından şirket ortaklıkları tespit edilir. Tüm bu süreç, mirasçıların bireysel olarak ulaşmaları imkânsız olan devasa bir bilginin, mahkeme kudretiyle süzülerek dosyaya girmesini sağlar.
Tespit işlemleri tamamlandıktan sonra mahkemenin görevi bitmez; koruma tedbirlerinin fiilen uygulanması safhasına geçilir. Tereke malları deftere geçirilir. Bu defter, ileride açılacak mirasın taksimi veya ortaklığın giderilmesi davalarının en temel delilini oluşturacaktır. Eğer terekede bozulmaya yüz tutmuş, muhafazası masraflı olan veya değer kaybetme riski taşıyan mallar varsa (örneğin hasat edilmiş tarım ürünleri, canlı hayvanlar veya hızlı değer kaybeden ticari emtialar), muhafazası mümkün olmayanlar satılıp paraya çevrilir. Elde edilen para ve dövizler bankaya yatırılır. Müteveffanın evinde veya kiralık kasasında bulunan mücevherat gibi değerli eşyaların durumu da özel bir hassasiyet gerektirir. Ziynet eşyaları mahkeme kasasına alınır veya kaydedilir. Diğer eşyalar ilgilisine veya yediemine teslim edilir. Tüm bu adımlar, malvarlığının güvence altına alınması için atılan titiz adımlardır.
Davanın niteliği gereği, terekenin tespiti hususu bazen diğer mirasçılara karşı değil, “hasımsız” olarak tek taraflı açılabilir. Ancak dava hasımsız açılsa bile, mahkeme sadece sunulan delillerle yetinmemeli, aktif ve pasif araştırmasını kapsamlı yapmalı ve ilgili kişilere delil bildirme hakkı tanımalıdır. Adaletin tesis edilmesi, davanın türünden bağımsız olarak tam teşekküllü bir araştırmayı zorunlu kılmaktadır.
Tereke Tespit Kararlarına Karşı Kanun Yolları ve Temyiz Kabiliyeti
Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından yapılan tespit ve alınan koruma kararları sonrasında, bu kararlardan memnun olmayan mirasçıların veya ilgililerin hangi yasal yollara başvurabileceği hususu, oldukça spesifik kurallara tabidir. Terekenin tespiti kararlarının temyiz edilebilirliği konusunda Yargıtay kararlarında ikili bir ayrım göze çarpmaktadır.
Genel kural, bu tür kararların temyiz edilemezliği yönündedir. Türk Medeni Kanunu’nun 589. ve devamı maddeleri gereğince alınan koruma önlemlerine ilişkin kararlar, nihai hüküm niteliğinde olmadığından kural olarak temyizi kabil değildir. Bu tür kararlar kesin niteliktedir. Bunun mantığı oldukça açıktır: Koruma önlemleri, geçici tedbirlerdir. Mahkeme mülkiyet hakkında kesin bir karar vermemiş, sadece mevcut durumu kayıt altına almıştır. Ortada kesinleşmiş, maddi anlamda bir yargı kararı bulunmadığı için, üst mahkemenin (Yargıtay’ın) denetimine sunulacak nihai bir uyuşmazlık çözümü de yoktur. Geçici nitelikteki tespitlerin Yargıtay gündemini meşgul etmesi, usul ekonomisine de aykırıdır.
Ancak hukukun doğası gereği, genel kuralların adil olmayan sonuçlar doğurabileceği noktalar için istisnalar öngörülmüştür. Yargıtay, mahkemenin talebi usulden reddetmesi, eksik araştırma yapması veya yetkisini aşarak mülkiyet hükmü kurması gibi durumlarda kararları temyiz incelemesine tabi tutmakta ve bozmaktadır. Eğer mahkeme, kendisine yüklenen re’sen araştırma görevini layıkıyla yerine getirmemişse, eksik araştırma yapılması bozma nedenidir. Yukarıda da detaylıca bahsettiğimiz üzere, süre yanılgısına düşülüp süresinde açılmadığı gerekçesiyle reddedilmesi de Yargıtay’ın müdahale ettiği bir istisnadır. En büyük usul hatalarından biri olan paylaştırma hükmü kurulması ise, mahkemenin görev sınırlarını açıkça aştığı için kararın bozulmasına yol açar. Ayrıca altını çizmek gerekir ki, Sulh Hukuk Mahkemesi kararları kural olarak karar düzeltmeye tabi değildir.
Tereke Tespitinde Özel Durumlar ve Spesifik İçtihatlar
Miras hukuku pratiğimizde, her dosya kendi içinde nev-i şahsına münhasır özellikler barındırır. Terekenin tespiti süreçlerinde karşılaşılan bazı özel durumlar, Yargıtay’ın spesifik içtihatlarıyla çözüme kavuşturulmuştur.
Örneğin, terekenin tespiti sadece mirasçılar tarafından mı istenebilir? Hayır. Mirasbırakanın alacaklıları da hak kaybını önlemek amacıyla terekenin tespitini ve defter tutulmasını isteyebilir; bu durumda hukuki yararları vardır. Müteveffadan yüklü miktarda alacağı olan bir kişi, mirasçıların bu borcu ödememek için mal kaçırmalarından endişe ediyorsa, mahkemeye başvurarak terekenin resmi yollarla kayıt altına alınmasını talep etme hakkına yasal olarak sahiptir.
Mirasçılık sıfatını kaybetmiş kişilerin durumu da ayrı bir değerlendirme konusudur. Mirastan ıskat edilen kişinin, vasiyetnamenin iptali davası reddedilip kesinleşmişse, tereke tespiti davasında hükmü temyiz etmekte hukuki yararı yoktur. Bir kişi mirastan yasal yollarla çıkarılmışsa ve bu çıkarma işlemine karşı açtığı dava aleyhine sonuçlanıp kesinleşmişse, artık o kişinin tereke malları üzerinde hiçbir hukuki menfaati kalmamış demektir. Dolayısıyla terekenin tespit sürecine müdahil olması veya kararları temyiz etmesi mümkün değildir.
En sık karşılaşılan karmaşık durumlardan biri de ihtilaflı taşınmazların veya hakların terekedeki durumudur. Terekeye ait olduğu iddia edilen bir mal hakkında başka bir mahkemede dava devam ediyorsa, o dava kesinleşmeden söz konusu mal tereke mevcudu içinde gösterilmemelidir. Örneğin, müteveffa yaşarken bir taşınmazını üçüncü bir kişiye devretmiş, ancak mirasçılar bu devrin muvazaalı (danışıklı) olduğunu iddia ederek tapu iptal ve tescil davası açmışlarsa; bu tapu iptal davası kesinleşip taşınmaz tekrar müteveffa adına tescil edilene kadar, söz konusu taşınmaz tereke tespiti dosyasında aktif malvarlığı olarak kaydedilemez.
Son olarak, tespit edilen terekenin yönetimi konusu gündeme gelmektedir. Mirasçılar arasında anlaşmazlık varsa veya terekenin yönetimi zorsa, mirasın paylaşımına kadar görev yapmak üzere tereke temsilcisi atanabilir. Bu temsilci, mirasçılar adına tereke mallarını idare eder, kiraları toplar, vergileri öder ve malvarlığının değer kaybetmesini engeller. Temsilcinin görevi kararın kesinleşmesiyle değil, paylaşımın tamamlanmasıyla sona ermelidir. İkincil kaynaklar da mirasçılar arası uyuşmazlık durumunda temsilci atanması gerekliliğini doğrulamaktadır. Tereke temsilcisi, miras ortaklığının tüzel kişiliği olmamasından kaynaklanan hukuki boşluğu dolduran ve mirasçıların ortak menfaatlerini koruyan kilit bir figürdür.
Genel Değerlendirme ve Sürecin Avukatlıkla Yürütülmesinin Önemi
Tüm bu açıklamalarımız ışığında özetlemek gerekirse; terekenin tespiti davası, mirasın paylaşımına kadar geçen sürede malvarlığının korunmasını sağlayan, süreye tabi olmayan ve hâkimin re’sen araştırma ilkesiyle hareket ettiği bir çekişmesiz yargı işidir. Mahkemeler bu davada mülkiyet sorunlarını çözmemeli, sadece mevcut durumu tespit edip koruma altına almalıdır. Verilen kararlar tedbir niteliğinde olduğundan kural olarak temyiz edilemezse de, usul ve yasaya aykırı ret kararları veya yetki aşımı durumları Yargıtay denetimine tabidir.
Miras hukuku, duygusal yıpranmaların sıklıkla yaşandığı ve geri dönülmesi imkânsız maddi kayıpların an meselesi olduğu bir alandır. Avukat Rıdvan Güney Hukuk Bürosu olarak gayrimenkul, miras ve kira uyuşmazlıklarında edindiğimiz tecrübeler, bize açıkça göstermektedir ki; terekenin tespiti sürecinin doğru mahkemede, doğru usullerle ve titizlikle yürütülmesi, ileride açılacak tüm miras taksimi ve ortaklığın giderilmesi davalarının temelini oluşturmaktadır. Gizlenmiş banka hesaplarının bulunması, kaçırılmaya çalışılan taşınmazların tespit edilmesi ancak hukuki prosedürlerin eksiksiz uygulanmasıyla mümkündür.
İzmir ve çevresinde miras hukukundan doğan haklarınızın korunması, terekenin tespiti süreçlerinin hızlı ve güvenilir bir şekilde başlatılması ve yürütülmesi için hukuki danışmanlık almak hayati önem taşımaktadır. Hak kayıplarının önüne geçmek ve adaletin tecellisini sağlamak adına her zaman yanınızdayız.
Sık Sorulan Sorular
Terekenin Tespiti Davası Açmak İçin Yasal Bir Süre Sınırı Var Mıdır?
Mirasçılar arasında en çok merak edilen konulardan biri yasal başvuru süreleridir. Türk Medeni Kanunu’nda yer alan bir aylık süre, mirasçılar veya ilgililer açısından hakkı ortadan kaldıran bir “hak düşürücü süre” niteliği taşımamaktadır. Bu süre daha çok mahkemeye yönelik düzenleyici bir süredir ve koruma önlemi niteliğindeki terekenin tespiti talebi, söz konusu önlem yararsız hale gelmedikçe veya mirasçılar arasında tereke tamamen paylaşılmadığı sürece her zaman ileri sürülebilmektedir.
Terekenin Tespiti Davası Sonucunda Mirasçılara Paylaştırma Yapılır Mı?
Uygulamada sıklıkla düşülen bir yanılgı, bu davanın bir miras paylaşım davası olduğunun sanılmasıdır. Terekenin tespiti davası sonucunda tereke mallarının paylaştırılmasına veya bedellerinin mirasçılara ödenmesine kesinlikle karar verilemez. Bu sürecin temel amacı, vefat anındaki malvarlığını tespit etmek ve koruma altına almaktır. Mahkemenin kendi yetkisini aşarak tasfiye ve paylaştırma sonucu doğuracak şekilde hüküm kurması, Yargıtay tarafından açık bir bozma sebebi olarak kabul edilmektedir.
Mirasbırakanın Alacaklıları Terekenin Tespitini Talep Edebilir Mi?
Terekenin tespiti süreci sadece yasal veya atanmış mirasçıların tekelinde olan bir yol değildir. Mirasbırakanın vefat etmeden önce borçlu olduğu kişiler, yani alacaklılar da ileride yaşanabilecek olası hak kayıplarını önlemek amacıyla terekenin tespitini ve defter tutulmasını talep edebilmektedirler. Yargıtay içtihatları, alacaklıların alacaklarına kavuşabilmeleri adına malvarlığının güvence altına alınmasında açık bir hukuki yararları bulunduğunu vurgulamaktadır.
Mahkemenin Verdiği Tereke Tespit Kararına Karşı İtiraz Edilebilir Mi?
Terekenin tespiti davalarında verilen kararların niteliği gereği yasal başvuru yolları sınırlandırılmıştır. TMK’nın 589. ve devamı maddeleri gereğince alınan bu koruma önlemlerine ilişkin kararlar, mülkiyete dair nihai bir hüküm içermediğinden kural olarak temyiz edilemezler ve kesin niteliktedirler. Ancak mahkemenin talebi haksız yere süre yönünden reddetmesi, gerekli araştırmaları eksik yapması veya yetkisini aşarak mülkiyetin kime ait olduğuna dair hüküm kurması gibi istisnai durumlarda bu kararlar Yargıtay’ın temyiz incelemesine tabi tutulabilmektedir.
Yasal Uyarı ve Bilgilendirme
Bu makalede yer alan tüm içerikler, yalnızca vatandaşları genel hukuki süreçler hakkında aydınlatmak ve kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla hazırlanmış olup, hiçbir şekilde somut olaylara yönelik kesin hukuki tavsiye veya mütalaa niteliği taşımamaktadır. Web sitemizde yayımlanan bu yazı, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu, Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları ve Türkiye Barolar Birliği Reklam Yasağı Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde, meslek onuruna ve yasal mevzuata tam uyum gözetilerek kaleme alınmıştır.
İşbu metin; ticari kazanç elde etme, reklam yapma, iş sağlama veya avukatlar arası haksız rekabet yaratma amacı gütmemektedir ve hiçbir koşulda bu yönde yorumlanamaz. Her hukuki uyuşmazlık kendi içinde tamamen farklı ve spesifik detaylar barındırdığından, internet ortamında yer alan genel bilgilerle hareket etmek telafisi güç zararlara yol açabilir. Bu nedenle, olası hak kayıplarının önüne geçmek adına karşılaştığınız güncel sorunlar için mutlaka alanında uzman bir avukattan doğrudan ve profesyonel hukuki danışmanlık hizmeti almanız gerekmektedir. Web sitemizin ziyaret edilmesi, bu makalenin okunması veya site üzerinden iletişime geçilmesi, ziyaretçi ile avukat arasında kendiliğinden bir avukat-müvekkil ilişkisi tesis etmez.
📞 0553 574 14 80 | WhatsApp: İletişim | E-posta: avguneyridvan@gmail.com